
Gündökümü / Ali Nurettin Gürses
ve bir gün tüm bunların yazıya dönüşüvereceğine inanıyorum... onu sağlayacak YAŞAM YAVAŞLIĞINI inançla bekliyorum... Bu gündökümleri, bu bekleyişin küçük izdüşümleridir.
Doğa için çal! 3 - Gesi Baglari, Çemberimde Gül Oya, Çayelinden Öteye
Doga icin cal! 3 - Gesi Baglari, Cemberimde Gul Oya, Cayelinden Oteye - Official Video from Doga icin cal on Vimeo.
31 Aralık 2011 Cumartesi
17 Eylül 2011 Cumartesi
Puffy
8 Eylül 2007’de, yaklaşık 15 yıllık ev arkadaşımız Nensi (terrier) aramızdan ayrıldığında, bir daha bu eve köpek arkadaş girmemeli diye düşünmüştük. Gidişleri yeterince hüzünlü oluyordu çünkü.
Aradan yıllar geçip de çaktırmadan aramıza katılan Puffy (York Shire terrier) ‘ye ne demeli?
Aramıza katıldığı ilk günlerde Puffy’li resmin altına şunları yazmışım;
“Yaklaşık 20 yıl önce de herşey böyle başlamıştı, Nensi 15 yıl aramızdaydı, bu kadarken büyüdü, ama bu türü gereği aynı kalacak. 20 yıl önceki sahip aynı adam mı? Herşey ne kadar değişmiş oysa. Puffy herşeyden habersiz. Bulduğuyla mutlu; umutlu.”
Yukardaki resimler sahip’in aynı adam olmadığını gösterir gibi.
17/9/2011
24 Ağustos 2011 Çarşamba
30 Temmuz 2011 Cumartesi
KARPUZA GÜZELLEME

Bizim burda "daha karpuz keseçeydik!" sözü pek yaygındır.
Misafir giderken ardından hemen bu söz sarfedilir. Yani “gitmeyin, karpuz keselim, muhabbet devam etsin” anlamına.
Fethiye'de bir doktor arkadaşı yemekte ağırlamıştık, masa çok donanımlıydı, hanımı defalarca "çok uğraşmışsınız" dedi durdu. Gerçekten de masada yok yoktu. Gecenin ilerleyen vaktinde kanyak yanında tiramusi tatlısı noktayı koymuştu. Tam kalktıklarında, biz de artık bu yörenin insanıyız demeye gelecek şekilde, "daha karpuz keseçeydik!" dedik.
Zarif hanımı karpuzu çok ciddiye aldı, "tatlının üstüne karpuz yemeyelim lütfen" dedi.
Karpuz benim korkulu rüyamdır aslında. İyisinin bulunması tombalada çinko yapmak kadar zordur. Karpuzcunun bu yolda geliştirdiği "seçmece show"a da aklım bir türlü yatmaz.
Eline aldığı karpuzu beğenmemiş gibi yapıp yerine koyup, yanındakine bakan, onu da eleyip bir başkasında karar kılan ama son defa yeniden bir başka karpuza yönelen manavlar var. O yerine koyduklarını kime veriyor acaba hep düşünmüşümdür...
Hani yerine bırakıp ertesi gün daha iyi olmasını mı istiyor, bilinmez. Tavada balık değil ya nitekim bu.
Geçen hanım yine "kötü çıktı" der korkusu ile manava dert yandım iyisini ver diye...
Adam da "kapak yapayım mı?" dedi.
Ne kapağı dedim, meğer kesip örnekleyecekmiş... Olur dedim.. Üçgen kesip kapağı çıkardı; ben tattıracak sandım meğer sadece göstermek içinmiş...
İyi mi dedi ben korku belası iyi dedim tabii. Kapağı yerine taktı karpuzu verdi.. ben bu muhabbeti unutmuşum tabii... 3 gün sonra hanım karpuzu mutfakta bıraktığım yerden alıp kesmeye kalktı, bir de ne görsün karpuz çürümüş!!!
Karpuzu iyi çıkan yerde yemek lazım; evde değil.
Hep de iyi karpuz seçtiği ile övünenlerin elinden karpuz yiyip "bak bak ne adamlar var" muhabbeti dinliyorum hanımdan.
O yüzden karpuz benim korkulu rüyamdır.
dr.ang
23 Haziran 2011 Perşembe
HAZİRAN’DA ÖLMEK ZOR
22 Haziran 2011
Bugün babamın ölümünün 26. yıldönümü. Yaşasaydı bugün 84 yaşında olacaktı. Sabah 7'de Didim'deki yazlığında ani gelen bir nefes darlığı ile yığılıp kaldığında yardımına yetişenlerin çabası boşa çıkmıştı. O zamanlar çevirmeli telefonlar vardı, beni arayıp haber verdiklerinde ben asistan halimle Hacettepe'de nöbette bir doğumdaydım, karşımdaki adamın neden bu kadar açık cümleler kurarak haber verdiğine inanamamıştım; "baban öldü!" diyordu o kaba ses. Hani bir şey söylenir sonra o söz tekrarlanır "anlamıyor musun be adam?!" der gibi. Anlamıştım, O yoktu artık.
Babamın cenazesini morgdan alıp, tabutu bir tören disiplininde en son çalıştığı adliye binasının önünden hükümet konağına kadar halkın arasında taşımıştık. Ordan da cenaze arabasına koyup arkasında konvoy yaparak şehrin dışındaki mezarlığa gelmiştik. Mezarlıkta henüz yeni kazılıp hazırlanmış çukurun önünde, toprak tümseğin üstünden şehre bakıp "demek son durak burasıymış" dedim. Tam o sırada tabutun kapağı açıldığında çevresindeki kalabalıkta bir dalgalanma oldu, din görevlisinin "bu nasıl iştir yarabbi!" dediğini duydum, elinde kürek tutanlar küreklerini fırlatıp tabutun yanına sokulmuşlardı.
Tabutun içi boştu. Evet babam olması gereken yerde yoktu! Bu nasıl bir muzipliktir şaşakaldım.
Evet anlaşılan onca yol boş tabutu taşımış, farketmemişti cemaat. Kefene sarılı babamı morgun köşesinde unutup o aceleyle tabutu kapıp yollara düşmüştük besbelli.
Babam son kez bizi yine gülümsetmişti. Herkes arabalara binip şehre tekrar dönüldü, ama bu sefer törensiz şekilde ve de tabutun içi dolu olarak mezarlığa getirildi.
Babam adliyenin tanınmış yargıçlarındandı. O gün pek sevdiği hep hoş tuttuğu basın mensuplarına en fiyakalı vesikalık resmini gazetelerde haber olarak kullanmaları için vermiştik.
Ertesi günki gazete manşetlerini şimdiden hayal edebiliyordum; "Sevilen Manisa hakimi vefat etti" ya da "Uzun saçlı efe hâkimimiz yaşama veda etti" diyeceklerdi.
Ama dağıttığımız vesikalık fotoğraf basının bayağı işine yaradı; "Mezarlıkta Panik: Tabut boş çıktı", "Boş tabutla resmi tören yapıldı.", "Son şakası: boş tabut taşıtmak oldu" diye manşetler ve babamın o gülen yüzünün yer aldığı resimler...
O günün gazetelerinde bu haberi annem görmesin üzülür diye makasla tek tek kesip çıkartmıştım. Zavallı kadın "bu gazeteleri kim kesmiş böyle" dedi durdu. "Hani gazeteler bugün babanı yazacaktı, niye yazmamışlar" diye sordu sürekli.
Yaşamdan çıkarttığım ders, basına sakın ola güvenip en iyi resmini verme, en kötü gününde o resmi mutlaka kullanacaklardır, bunu böyle bil.
Ölüme giderken de mutlu, esprili gitmek gerek. Asık suratın yeri yok.
Ama en önemlisi Haziran'da ölmek zor, şair Hasan Hüseyin'in dediği gibi;
"canım benim / sevdiceğim
bitanem
kısa sürdü bu yolculuk
n'eylersin ki sonu yok!
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor! "
(Hasan Hüseyin Korkmazgil)
7 Mayıs 2011 Cumartesi
"DAKTİLO BENİM TETİKLEYİCİMDİR."
İpad'lerden, tabletlerden, netbooklardan, notebook'lardan, masa üstü bilgisayarlardan çok önce daktilolar vardı.

Sylvia Plath
Yarısı kırmızı yarısı siyah daktilo şeritleri elimize geçmişse, önemli yerleri kırmızı ile yazmayı pek severdik. Şerit silikleşir, işimiz yarı yolda kalırdı bazan. Şeriti tersten sarıp ömrüne az da olsa ömür katmayı denerdik. Ellerimiz mürekkep içinde kalırdı. Daktilonun tuşları kirlenirdi. Satırın sonuna geldiğinde makinenin çın sesi, yazan kişinin çoşkusuna ses katardı. Satırın en sonuna gelen kelimenin nerden kesileceği, satıra yetip yetmeyeceğini önceden bilmek ustalık işiydi.

Ernest Hemingway, 1939
Çoşkuyla yazarken harflerin orta yerdeki boşlukta birbirine karışmaları makineyi kilitlerdi bazan. Ben en çok - işareti severdim, yan yana geldiğinde ---------------- kesik çizgi yapmayı çok severdim. Bazan da önemli isimlerin altına çizmek isterdim, kelimenin başına geri dönüp _____ alt çizgi eklerdim. Bunu şimdinin bilgisayar klevyeleri ne kadar kolay yapabiliyor oysa, ama yine geri dönüp düzeltme işlemi var, değişen bir şey yok. Konu değiştiğinde ise o satırı ortalayıp birbirinden eşit uzaklıkta X işareti koymayı pek severdim. (O zamanlar * tuşu olmadığından X işaretini tercih ederdik.)
X X X

Leonard Cohen
Daktiloda yazmak bilgisayar ekranına bakarak yazmaktan çok farklı bir şeydir. Ekranda okuyup kelimelerin arasına girip kelimeyi iteklemek, eklemeler yapmak, anında silip yenisini yazmak mümkündür, ama daktilonun tuşlarına bastıktan sonra geri dönüş olanağı yoktur. Daktilo yazarı daha usta yazıcıdır, düzeltilerini ancak bitirdikten sonra yapar, çoğu zaman tüm yazdıklarını küçük düzeltmeler için bile olsa yeniden baştan aşağı yazmak zorunda kalabilir. Daktilo yazısında satır kaydırma satırlar arasına yeni metin girmek demek, yazıyı yeniden yazmak demektir.






