showreel 2009

Doğadan Çaldığın Yeter / Artık Doğa İçin Çal

Doğa için çal! 3 - Gesi Baglari, Çemberimde Gül Oya, Çayelinden Öteye

Kahraman Kim?

Kahraman Kim?
Who is The Hero?

17 Eylül 2011 Cumartesi

Puffy




1991



8 Eylül 2007’de, yaklaşık 15 yıllık ev arkadaşımız Nensi (terrier) aramızdan ayrıldığında, bir daha bu eve köpek arkadaş girmemeli diye düşünmüştük. Gidişleri yeterince hüzünlü oluyordu çünkü.




2011


Aradan yıllar geçip de çaktırmadan aramıza katılan Puffy (York Shire terrier) ‘ye ne demeli?



Aramıza katıldığı ilk günlerde Puffy’li resmin altına şunları yazmışım;



“Yaklaşık 20 yıl önce de herşey böyle başlamıştı, Nensi 15 yıl aramızdaydı, bu kadarken büyüdü, ama bu türü gereği aynı kalacak. 20 yıl önceki sahip aynı adam mı? Herşey ne kadar değişmiş oysa. Puffy herşeyden habersiz. Bulduğuyla mutlu; umutlu.”



Yukardaki resimler sahip’in aynı adam olmadığını gösterir gibi.


17/9/2011

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Havuz






Marmaris’te bir apart’ın nedense boş, doldurulmamış havuzu.





30 Temmuz 2011 Cumartesi

KARPUZA GÜZELLEME







Bizim burda "daha karpuz keseçeydik!" sözü pek yaygındır.



Misafir giderken ardından hemen bu söz sarfedilir. Yani “gitmeyin, karpuz keselim, muhabbet devam etsin” anlamına.



Fethiye'de bir doktor arkadaşı yemekte ağırlamıştık, masa çok donanımlıydı, hanımı defalarca "çok uğraşmışsınız" dedi durdu. Gerçekten de masada yok yoktu. Gecenin ilerleyen vaktinde kanyak yanında tiramusi tatlısı noktayı koymuştu. Tam kalktıklarında, biz de artık bu yörenin insanıyız demeye gelecek şekilde, "daha karpuz keseçeydik!" dedik.



Zarif hanımı karpuzu çok ciddiye aldı, "tatlının üstüne karpuz yemeyelim lütfen" dedi.



Karpuz benim korkulu rüyamdır aslında. İyisinin bulunması tombalada çinko yapmak kadar zordur. Karpuzcunun bu yolda geliştirdiği "seçmece show"a da aklım bir türlü yatmaz.



Eline aldığı karpuzu beğenmemiş gibi yapıp yerine koyup, yanındakine bakan, onu da eleyip bir başkasında karar kılan ama son defa yeniden bir başka karpuza yönelen manavlar var. O yerine koyduklarını kime veriyor acaba hep düşünmüşümdür...



Hani yerine bırakıp ertesi gün daha iyi olmasını mı istiyor, bilinmez. Tavada balık değil ya nitekim bu.



Geçen hanım yine "kötü çıktı" der korkusu ile manava dert yandım iyisini ver diye...



Adam da "kapak yapayım mı?" dedi.



Ne kapağı dedim, meğer kesip örnekleyecekmiş... Olur dedim.. Üçgen kesip kapağı çıkardı; ben tattıracak sandım meğer sadece göstermek içinmiş...



İyi mi dedi ben korku belası iyi dedim tabii. Kapağı yerine taktı karpuzu verdi.. ben bu muhabbeti unutmuşum tabii... 3 gün sonra hanım karpuzu mutfakta bıraktığım yerden alıp kesmeye kalktı, bir de ne görsün karpuz çürümüş!!!



Karpuzu iyi çıkan yerde yemek lazım; evde değil.



Hep de iyi karpuz seçtiği ile övünenlerin elinden karpuz yiyip "bak bak ne adamlar var" muhabbeti dinliyorum hanımdan.



O yüzden karpuz benim korkulu rüyamdır.



dr.ang

23 Haziran 2011 Perşembe

HAZİRAN’DA ÖLMEK ZOR

22 Haziran 2011

Bugün babamın ölümünün 26. yıldönümü. Yaşasaydı bugün 84 yaşında olacaktı. Sabah 7'de Didim'deki yazlığında ani gelen bir nefes darlığı ile yığılıp kaldığında yardımına yetişenlerin çabası boşa çıkmıştı. O zamanlar çevirmeli telefonlar vardı, beni arayıp haber verdiklerinde ben asistan halimle Hacettepe'de nöbette bir doğumdaydım, karşımdaki adamın neden bu kadar açık cümleler kurarak haber verdiğine inanamamıştım; "baban öldü!" diyordu o kaba ses. Hani bir şey söylenir sonra o söz tekrarlanır "anlamıyor musun be adam?!" der gibi. Anlamıştım, O yoktu artık.

 

Babamın cenazesini morgdan alıp, tabutu bir tören disiplininde en son çalıştığı adliye binasının önünden hükümet konağına kadar halkın arasında taşımıştık. Ordan da cenaze arabasına koyup arkasında konvoy yaparak şehrin dışındaki mezarlığa gelmiştik. Mezarlıkta henüz yeni kazılıp hazırlanmış çukurun önünde, toprak tümseğin üstünden şehre bakıp "demek son durak burasıymış" dedim. Tam o sırada tabutun kapağı açıldığında çevresindeki kalabalıkta bir dalgalanma oldu, din görevlisinin "bu nasıl iştir yarabbi!" dediğini duydum, elinde kürek tutanlar küreklerini fırlatıp tabutun yanına sokulmuşlardı.

 

Tabutun içi boştu. Evet babam olması gereken yerde yoktu! Bu nasıl bir muzipliktir şaşakaldım.

Evet anlaşılan onca yol boş tabutu taşımış, farketmemişti cemaat. Kefene sarılı babamı morgun köşesinde unutup o aceleyle tabutu kapıp yollara düşmüştük besbelli.

 

Babam son kez bizi yine gülümsetmişti. Herkes arabalara binip şehre tekrar dönüldü, ama bu sefer törensiz şekilde ve de tabutun içi dolu olarak mezarlığa getirildi.

 

Babam adliyenin tanınmış yargıçlarındandı. O gün pek sevdiği hep hoş tuttuğu basın mensuplarına en fiyakalı vesikalık resmini gazetelerde haber olarak kullanmaları için vermiştik.

 

Ertesi günki gazete manşetlerini şimdiden hayal edebiliyordum; "Sevilen Manisa hakimi vefat etti" ya da "Uzun saçlı efe hâkimimiz yaşama veda etti" diyeceklerdi.

 

Ama dağıttığımız vesikalık fotoğraf basının bayağı işine yaradı; "Mezarlıkta Panik: Tabut boş çıktı", "Boş tabutla resmi tören yapıldı.", "Son şakası: boş tabut taşıtmak oldu" diye manşetler ve babamın o gülen yüzünün yer aldığı resimler...

 

O günün gazetelerinde bu haberi annem görmesin üzülür diye makasla tek tek kesip çıkartmıştım. Zavallı kadın "bu gazeteleri kim kesmiş böyle" dedi durdu. "Hani gazeteler bugün babanı yazacaktı, niye yazmamışlar" diye sordu sürekli.

 

Yaşamdan çıkarttığım ders, basına sakın ola güvenip en iyi resmini verme, en kötü gününde o resmi mutlaka kullanacaklardır, bunu böyle bil.

 

Ölüme giderken de mutlu, esprili gitmek gerek. Asık suratın yeri yok.

 

Ama en önemlisi Haziran'da ölmek zor, şair Hasan Hüseyin'in dediği gibi;

"canım benim / sevdiceğim

                     bitanem

kısa sürdü bu yolculuk

       n'eylersin ki sonu yok!

gece leylâk

              ve tomurcuk kokuyor

uy anam anam

haziranda ölmek zor! "

(Hasan Hüseyin Korkmazgil)

7 Mayıs 2011 Cumartesi

"DAKTİLO BENİM TETİKLEYİCİMDİR."

İpad'lerden, tabletlerden, netbooklardan, notebook'lardan, masa üstü bilgisayarlardan çok önce daktilolar vardı.


William Faulkner, 1943

Biz daktilo kuşağından gelmeyiz. İlk daktiloyu tanıdığımız yıllarda fotokopi de yoktu, kağıtlar arasına karbon kağıdı koyarak çoğaltırdık yazdıklarımızı. Bazan ince pelür kağıt kullanıp çok daha fazla kopya elde etmeye çalışırdık. Çok geçmeden yaşamımıza teksir makineleri girdi, bu kez mumlu kağıtlara daktiloda yazıp teksirle çoğaltmayı öğrendik. Sonuçta hep çoğaltmaktı işimiz. Yazardık ama çoğalsın çok kişilere ulaşsın isterdik. Ders notları, piyes metinleri, öyküler, bildiriler, manifesto yazıları hemen her şey daktilodam geçer bir şekilde çoğaltılırdı.




Sylvia Plath

Yarısı kırmızı yarısı siyah daktilo şeritleri elimize geçmişse, önemli yerleri kırmızı ile yazmayı pek severdik. Şerit silikleşir, işimiz yarı yolda kalırdı bazan. Şeriti tersten sarıp ömrüne az da olsa ömür katmayı denerdik. Ellerimiz mürekkep içinde kalırdı. Daktilonun tuşları kirlenirdi. Satırın sonuna geldiğinde makinenin çın sesi, yazan kişinin çoşkusuna ses katardı. Satırın en sonuna gelen kelimenin nerden kesileceği, satıra yetip yetmeyeceğini önceden bilmek ustalık işiydi.



Ernest Hemingway, 1939

Çoşkuyla yazarken harflerin orta yerdeki boşlukta birbirine karışmaları makineyi kilitlerdi bazan. Ben en çok - işareti severdim, yan yana geldiğinde ---------------- kesik çizgi yapmayı çok severdim. Bazan da önemli isimlerin altına çizmek isterdim, kelimenin başına geri dönüp _____ alt çizgi eklerdim. Bunu şimdinin bilgisayar klevyeleri ne kadar kolay yapabiliyor oysa, ama yine geri dönüp düzeltme işlemi var, değişen bir şey yok. Konu değiştiğinde ise o satırı ortalayıp birbirinden eşit uzaklıkta X işareti koymayı pek severdim. (O zamanlar * tuşu olmadığından X işaretini tercih ederdik.)


X X X


Leonard Cohen

Daktiloda yazmak bilgisayar ekranına bakarak yazmaktan çok farklı bir şeydir. Ekranda okuyup kelimelerin arasına girip kelimeyi iteklemek, eklemeler yapmak, anında silip yenisini yazmak mümkündür, ama daktilonun tuşlarına bastıktan sonra geri dönüş olanağı yoktur. Daktilo yazarı daha usta yazıcıdır, düzeltilerini ancak bitirdikten sonra yapar, çoğu zaman tüm yazdıklarını küçük düzeltmeler için bile olsa yeniden baştan aşağı yazmak zorunda kalabilir. Daktilo yazısında satır kaydırma satırlar arasına yeni metin girmek demek, yazıyı yeniden yazmak demektir.





Francoise Sagan, 1955

















Agatha Christie, 1946


Bir öykü oyun yazarı tanımıştım, kasabanın avukatlarındandı, çoğu zaman sabah 5'te kalkar, daktilosunun altına minder koyarak çalışırdı. Yazdığı tiyatro oyunlarını 11 nüsha yapması gerekirdi (oyuncu sayısı bunu gerektiriyor olmalı idi), ince pelür kağıd da kullansa ancak 6'şarlı kopye çıkarmak mümkündü, dolayıisyle aynı sayfayı iki kez yazardı. Düzeltiler olursa yeniden yazmak bunun cabasıydı. Marlon Brando 
Marlon Brando, 1954

Daktilosuyla sabah buluşmaları öyle alışıldık bir yaşama dönüşmüş olmalı ki, bu yazarın artık elle yazamadığını, daktilosu ile bütünleştiğini, bir eser yaratmak duygusunun ancak ve tek daktilo ile mümkün olabileceğini, ama hep aynı daktilonun olması gerektiğini ondan öğrenmiştim. Her gittiği yere bu daktilosu ile giderdi, yazlığına, gittiği başka şehirlerdeki otel odalarına, tıpkı bugünün notebook'u olmadan hiç bir yere gidemeyen gençler gibi.


George Orwell 
George Orwell

Ünlülerin daktilo ile verdikleri kurgulanmış pozlarını görünce ister istemez etkilendim, onların makineleri ile bütünleştikleri duygusuna kapıldım. Gergin yüz ifadeleri ve duruşlarına karşılık, ellerinin tuşlar üzerindeki o yumuşak duruşu dikkatimi çekti. Piyanonun önünde duran piyanistlerin asaleti vardı sanki duruşlarında.

Alfred Hitchcock 
Alfred Hitchcock, 1939

Siyah-beyaz fotoğraf çalışması, belki de bu yüzden kurguyu gereksinmiştir. Çoğu yazarın elinde tuttuğu sigara; bazan küllükte dumanı üzerinde sigaranın duruşu, üretirken çekilen yalnızlığa bir arkadaş arayışı gibi.


Charles Bukowski
Charles Bukowski, 1988


Yazarın yazma edimine gözlemci olarak girebilmek bu kadar kolay mıdır acaba? Daktilo önünde duran yazar ancak poz vermiş olabilir, yazıyor yaratıyor asla olamaz.


Bob Dylan
Bob Dylan

Ama biz okurlar her zaman bir yazarın yazma sürecini gözlemlemek, onu seyretmek, okurken bunları nasıl yazmıştır diye düşlemek isteriz. Biliriz ki ne düşlersek düşleyelim gerçek asla öyle değildir. Yazarın bilgisayar kullanmadığı gibi daktiloyu da tercih etmediğine, ille de ajanda tip defterlere elle yazdığına, ancak o şekilde üretken kalabildiğine inanamayız.


Bir bayan yazar tanıdım, her gece yatmadan önce yastığının üzerine koyduğu, özel okul defterlerini andıran bloknotlara yazar, ve kendisine her gece 1 saat mutlaka yazma ödevi verirdi.


Tennessee Williams 

Tennessee Williams, 1946

Bir röportajında, "bilgisayarın ekranına bakarak yazmak beni kendimle yüz yüze getiriyor, daktiloda yazarken kendimi beste yapan piyanist gibi hissediyorum" diyor yazarın biri.


Bir nörologa sorarsak diyecektir; "herşey bir convertion konvert olayı aslında, beynimizdeki düşlenen imaj, kelimeler yolu ile konvert oluyor harflere, derken kelimelere dönüşerek kağıda dökülüyor, sayfalar kitaba dönüşüyor; kitabın okura ulaşması ise bir transfer olayı, tıpkı sesin telefonla ya da data kabloları ile aktarılması ve karşı tarafta tekrar sese dönüşmesi gibi, kağıda dökülen imaj ürünü, tekrar okurun beyninde yeniden üretiliyor... konversiyon tamamlanıyor."


Beyinden beyine oluşturulabilecek bir transfer için onca aracıya ne gerek var, bunca okumayı sevmeyen kitap düşmanı insanımız varken. Görsel olanı algılamak için küçük bir elektronik cip apareyi yetmez mi acaba? Elektronik kitap için kağıda dokunmadaki o temas hissi nasıl önemseniyorsa; imaj konvert'i için de aynı keyif aranacaktır. Tıpkı bazı yazarların daktilonun tuşlarından vazgeçmemeleri gibi.


KAYNAK: Siyah/beyaz daktilolu fotoğraflar için "Famous Authors And Their Typewriters": http://flavorwire.com/167127/famous-authors-and-their-typewriters/19#post_body


























BU YAZININ ESİN KAYNAĞI BLOG YAZISI: http://filucusu.blogspot.com/2011/04/daktilo-sesi.html YEKTA KOPAN’A SONSUZ TEŞEKKÜRLER…





































































































16 Şubat 2011 Çarşamba

Hastane Günlüğü (7) | Mart/Nisan 2010

lastscan4

* Algıda seçicilik dedikleri çok doğru bir şey. Bu kadar çok hastayı bir arada hiç bir hastanede bu kadar çok farketmemişken, sanki aynı sınıfın insanları gibi, ne kadar çok, ne kadar bakıma muhtaç, dışarıda olabilmeye özlem duyan kalabalıklar olduğumuzu düşünmeye başlıyorum... Koridorlarda, kan bankasının önünde, vezne kuyruklarında, poliklinik kayıt noktalarında, "görevliden başkası giremez!" yazan kapıların önlerinde, "sadece üst katlar için kullan!" ya da "sadece çift katlara çıkar!" yazan asansör önlerinde, "sıram geldi mi?" ya da "doktor geldi mi?" diye sorgulayan gözlerle bakan, bekleyen, sabreden, kendisine hep "beklemesi gerektiği" söylenmiş kalabalıklarız biz. Beklerken "beterin beteri vardır" avunmaları ile, birbirinden moral edinen hastalarız biz. "Bu benim buraya üçüncü gelişim, 20 gündür çağırsınlar diye bekliyorum" diyen birini dinleyip şükre gelen, iyi ki biz burdayız diyen hastalarız biz.  30 yıllık bir hekim olarak, beklemenin hiç bu kadar dayatıldığını, sabrın bu denli yükseklerde tutulabildiğini bilmezken, şükre gelmenin de bir tür tedavi boyutu olduğunu görüp öğreniyorum. Eşime dönüp sesleniyorum; "Hoca eko istedi, acele etmeyelim!" diyorum, "ne zaman çağırırlarsa gideriz, dert değil."

* Şiko bir pazar günü eşi, çocukları ile odayı dolduruyor. Yatağa çıkmakta kullanılan basamak bile sandalye görevi üstleniyor. Şiko, bir yürüyüşümüzde yolda yılana rastlayışımızı, benim tam hendeği atlarken az kalsın yılanın üzerine basacak olmamı anlatıyor. Yasmin, "baba sen bu hikayelerden hiç anlatmadın bize!" diyerek sitem ediyor. Ben de zar zor hatırlıyorum, Şiko'daki de ne hafıza. Oysa ben Şiko ile babasının lacivert mersedesi ile Bodrum'a gidip, arabanın içinde sabahlayışımızı, sabah bir tulumbadan çekilen suda yüzümüzü yıkayışımızı hatırlıyorum. Yeni kurulan senfoni orkestrasının konserlerine teyple gidip kasetlere konser kaydı yaptığımızı; eve dönüp konseri defalarca yeniden dinleyişimizi hatırlıyorum. Odanın orta yerindeki yanan sobaya kömür atıp üzerindeki demlikten çay koyup, üstümüzde çubuklu Sümerbank pijamaları ile odada sanat dergileri okuyup, birbirimize şiirler aktardığımızı hatırlıyorum.  Sabahları zor kalkıp kahvaltısız yollara düşüp kavşakta otostop için yolun kenarına dizildiğimizi... Bir defasında da Şiko'nun memleketlisi jandarma erleri eve çay içmeye gelmişlerdi. Jandarma erleri büyük bir iştahla kampüste nasıl öpüşen koklaşan çiftleri faka bastıklarını, deyyus erkeklerin korku belası kızları buyur edip kaçmaya yeltendiklerini anlatıyorlar... Benim hatırladıklarım küçük bir evimizin olduğu, çok çay içtiğimiz, çok şiir okuduğumuz, geceleri pek yatmayı sevmeyip sabahı beklediğimiz, son bir hafta ders çalışmanın çoğu zaman sınavlar için yettiği, son otobüsle eve kendimizi atabilmişsek bizden daha mutlusunun olamayacağı, hafta sonu geldiğinde yola çıkıp Manisa ya da Salihli'ye gitmenin, en az dönmek kadar sevindirici olduğu, 5 litrelik Heiter marka kırmızı şarabı (çok olduğundan mı, yoksa ucuz olduğundan mı?) pek sevdiğimizi, Şiko'nun eniştesinin eve her gelişini kapıyı telaşla tokmaklayarak evi basmış gibi bir senaryoya dönüştürüşünü, mahallemizin küçük kızlarından biri Ece Temelkuran'ın şimdilerde iyi bir gazeteci oluşunu, komşumuz Zeliş'in bize otostop konusunda çok yardımcı oluşunu, bakkala borç yazdırmanın bugünün kredi kart uygulaması gibi bir şey oluşunu... O yıllarda seyrettiğimiz Fellini'nin Amarcord filmindeki dedenin sisli bir Roma sabahında evin önünde kayboluşu gibi sisler içinde hep hatırlıyorum. Amarcord da zaten "hatırlıyorum" demek değil mi? Amarcord Şiko!

Hastane Günlüğü (6) | Mart/Nisan 2010

lastscan4

* kalp cerrahlarının hastaya "merhaba" deyişlerinde kendince asalet var. ilk hareketleri hastanın göğüs kafesine, özellikle ameliyat yeri olan sternuma bastırarak "öksür!" demek oluyor. en çömezinden hocasına hepsi aynı şeyi yapıyor. "öksür!" ardından hazır cevap; "bugün iyisiniz!" oysa ben artık tümüyle iyi olmak ve bu ortamdan uzaklara gitmek istiyorum. öksürdüğümde göğsüme bir yastık bastırmak da artık yeni kazanılmış bir refleks oldu. çevremdekiler de öksürük sesine hemen "yastık!" diye telaş gösteriyorlar. yastık her an, yanımda bir yerde hazır olmalı. koridor turlarımın ilklerinde de yastığı göğsüme yapıştırıp yürüyorum. sevgiliye sarılır gibi yastığıma sarılıyorum. sonradan anlıyorum ki, hiç bir şey olmamış gibi kolları iki yanda sallayarak yürüyebilmek ancak servisin doktorlarına özgü olabilir. ameliyat öncesi kıl/tüy kazıma, saç sakal kesme karşılamasından sonra, özellikle yoğun bakım yalnızlığını izleyen günlerde süngüsü iyice düşmüş, kendine güveni bir bakıma sıfırlamış, yarın ne olacak kaygısı büyümüş olarak hayata tutunmaya çalışmaktayım.

* göğsümdeki dikiş izine ilk kez alıcı gözle baktım. bir cerrah gözüyle çizgi düz düz olmasına. ama 3 sezaryen dikişi kadar geniş. 3 bebek kafası çıkar bu açıklıktan. dokunuyorum, bariz bir hissizlik var, elektrik çarpmış gibi, bir pilin iki ucuna dilimi değdirmiş gibi hissediyorum. kalın bir kabuklanma, skar gelişimi oluşmuş gibi. hafif kaşınan bir dolgunluk bu. aynada yokluyorum, plajda hayal ediyorum kendimi, resmen kumsalda "bakın ben ameliyatlıyım" diye bağıran bir dikiş izi bu. benzer dikişi olanların üstüme atlamaları, hemen bir kardiyoloji muhabbeti açmaları mümkün. eşim göğüs kılları uzayınca kapatır diyerek moral vermeye çalışıyor. gözüm sağ bacağımdaki safen vene ait kesiye gidiyor, o da boydan boya bayağı uzun, ama çok düzgün ve hiç iz yok. ilk günden giydiğim varis çorabı belki kabuk bağlamasına, iz yapmasına izin vermedi. sarışın 2. yıl asistanı Dr. İlknur "safen veni ben çıkartmıştım" demişti, belli ki özene özene kapatmış. ilk asistanlık yıllarıma gitti aklım, ilk ameliyatlarımızda cilt dikişinin yarısını biz kapatırdık, karşı yarısını hocamız. bazan hoca bizim tarafa da dikiş atmayı sürdürürdü. gecikirsek o yetişip bizim tarafı da dikerdi. cerrahlar hastanın sağ tarafında durduklarından hasdtaların sol yan dikişleri bize ait olurdu. pansuman sabahları hep bakakalırdık kendi attığımız dikişlere. bir gün elbet dikişi tümüyle kendimizin yapacağı günlerin geleceğini düşünürdük. dikişi açılan hastalarda yarı dikiş atsak da tümüyle sorumlu biz olurduk. dikişlerime bakıyorum, zırh gibi sıkı; açılması mümkün değil. her öksürmede elim dikiş yerinde. hocanın muayenesi gibi tekrarlıyorum kontrolü; "öksür!" - "iyi iyi, herşey daha iyi!"

* 30 yıl aradan sonra bitirdiğim üniversitenin koridorlarında yürüyoruz eşimle. eşime girip çıktığımız anfileri gösteriyorum. bunların çoğu yoktu, her yer etkinlik noktasına dönüşmüş, afişler, duyurular, el sanatları sergileri, otomatik kahve / kola makineleri, cep telefonu aksesuar satıcıları, Muhittin Erel Salonuna giden yol üzerinde bir de kitapçı var. Her tür kitap sergileniyor. Gözümüz diyet kitaplarında; belli ki burdan eve dönüşte sıkı diyetler bekliyor olacak.  Polikliniklerin olduğu koridorda sırası gelen hastaları gösteren ekran bilgileri hoşuma gidiyor. Banklarda oturup gazetesini okuyan hastaların gözü ekranda. Bu koridorlar, bizim sloganlar atarak yürüdüğümüz, hocaların kaçıp gizlendikleri koridorlar. "Bugün boykot var!" denince hayatın durduğu anfi önleri. 12 Eylüle birkaç ay kala, "Ölenler döğüşerek öldüler;  / güneşe gömüldüler. / Vaktimiz yok / onların matemini tutmaya! / Akın var akın / güneşe akın! / Güneşi zaaaptedeceğiz / güneşin zaptı yakın!" diye bağırdığımız koridorlar. Ne çok şey değişti o günlerden bugüne. O yıllarda heyet raporu için 4 resim gerekli dediklerinde, hemen kırtasiyecilerden birinde kimlik cüzdanından fotoğrafı hem de renkli çoğaltıp 5 dakikanın içinde üretmek mümkün değildi. Mumlu kağıtlara daktiloda yazılmış bildiri örneklerini teksir makinesinde çoğaltıp boykot kararı alınmadan anfiye yetiştirmek bile yarım günümüzü alırdı. Anatomi hocamızın "boykot günlerinde kadavralar çürüyor, n'olur bırakın boykotu da derse girin!" diye seslendiği günlerdi. Nerde şimdiki öğrenciler? Her yer hastalarla dolu. Herşey hastalar için. Üniversiteden çok normal bir numune hastanesi kalabalığı var koridorlarda.

Hastane Günlüğü (5) | Mart/Nisan 2010

lastscan4

* Gözümün önünden hiç gitmeyen, yoğun bakımdaki susuzluğum. Kapatıyorum gözlerimi, üzerinde ıslak nemli buz buharı olan pette su şişeleri düşlüyorum... Selimiye'de deniz kenarında buzluktan çıkarılmış özel cam bardaklara köpürtmeden bira dolduruyorum... kana kana içiyorum pet şişeyi kafama dikip. doymuyorum suya. kapağını açıp pet şişeyi sular yüzüme dökülürcesine hoyratca içiyorum yeniden. neden soğuk su içeriz çok susadığımızda? cevabı açık; soğuk suyun mideden emilip kana geçerek susuzluk sinyallerini beyinde iptal etme süresi çok hızlı normal ılık sudan da ondan! yoğun bakımlarda soğuk su vermeliler... bu hıza ihtiyaç var. ama yoğun bakım hep sabırlı insanların bir arada olduğu bir yer. adeta bir pazar yeri gibi. gelenler gidenler, koca bir koridordan ne çok geçen var. sebze, meyve, yeşillik, soğan, patates, pırasa, karnabahar, lahana ve benzeri sergi tezgahları da biz hastalarız besbelli. her gelen şöyle bir önümüzde durup göstergelerimize göz atıyorlar. önemli biri gelmişse çevresinde toplanıyor devamlı salonda yerleşik bulunanlar. not alanlar var, hemen komut alıp koşturanlar... tezgahlarımızdan bazan sinyal sesleri yükseliyor, kalabalık telaşlanıp koşuşturmaya başlıyor. sinyal sesi nedense herkes duyana dek sürüyor, sinyali susturmanın bir yolu var besbelli, ama nedense hemen kesmeyi istemiyorlar... "durumdan görev çıkartmak" diye bir deyim, ameliyat öncesi takıntı olmuştu bende. evet haklıyım burda da durumdan görev çıkaranlar var. bizim iyilik halimiz de, kötülük halimiz de birilerine görev yaratıyor. onların burdaki varlıkları bizim varlığımıza bağlı. biz varız ki onlar da var. "senin maaşını ben veriyorum" diyen hasta, hekime karşı çok haklı, o olmasa ne yapar hekim? ama biz hastalar o kadar çokuz ki, yetişemiyorlar bile. sinyaller çalıyor, kalp izlem aletleri imdat alarmı veriyor, "bir dakka oturmadım" diye hayıflanan hasta bakıcılar, hemşireler, alıştıkları sinyal sesleri arasında koşturmaya devam ediyorlar. benim arada kırık dökük çıkan "su rica ediyorum" cümlem dikkate bile alınmıyor. "sırası mı şimdi!" der gibi terslemeye hazırlar, ama oyalayacak bir şeyler söylemeyi tercih ediyorlar. "bekleyin!" en çok söylenen bu! bazan "bekleyin lütfen!" şeklinde yumuşatılan oyalama cümleleri. bazısı ilk kez duymuş gibi yapıyor, "size su verilmesi uygun mu, öğrenmemiz gerek!" diyor. tam bir zaman kaybı. öğrenecek, soracağı kişileri bulana dek zaman geçecek. "uygun; veriyorlar, daha önce de verdiler" demeye çalışıyorum sesim çok yüksek çıkamadığından duymuyorlar bile. bacaklarımın arasında plastik bardak hasretle yeniden dolmayı bekliyor. yeniden isterim düşüncesi ile o plastik bardağı asla atmıyorum. iç içe geçmiş biraz kalınlaşmış plastik bardaklarım ve ben; susuzum, susuzluğum daha ne kadar sürecek belli değil. derken uzun saatleri geride bırakmış hastalara sıvı rejim dağıtılıyor. bir tepside 3 beyaz renk kapaklı kap duruyor. görevli getirip uzanamayacağım bir mesafeye bırakıp hiç bir şey söylemeden gidiyor. gözüme kestiriyorum tepsiyi, o bana ait, benim yatağıma gelmesi gerek, ama nasıl? koridordan geçen insan kalabalığından üzerindeki giysiye göre en uygun kişiyi seçip bu tepsiyi kucağıma koydurmalıyım. bir türlü uygun giyimli görevli geçmiyor. sesim yüksek çıkmadığı gibi herhangi basabileceğim bir zil de yok. neyse ki bir temizlik elemanına tepsiyi işaret edip yardım istiyorum. eleman tepsiyi getirip bacaklarımın üzerine bırakıp gidiyor. tepsideki 3 kapta beyaz bir çorba, kızıl renkte bir komposto ve yine beyaz muhallebi var. ne kaşığım ne çatalım kullanabileceğim hiç bir şeyim yok. kompostonun kapağını güçlükle açıp kabı kafama dikiyorum. dilim ıslanıyor sonra boğazım, ağız boşluğunda kompostoyu şöyle bir dolaştırıp keyfini çıkarıyorum. son damlasına dek bitiyor komposto. çorbayı bir dikişte indiriyorum mideye. muhallebi oyun ediyor kaptan bir türlü akmıyor, dilimle kaşıklıyor gibiyim. susuzluğum gitmiş, ama tepsiyi almaya gelen personelden ne olur ne olmaz bir daha fırsat olmaz diye su istiyorum. iç içe geçmiş plastik bardakları ayırıp iki ayrı bardağa su almak; daha çok su almanın bir yolu. personel "çok susamışsan amca!" diyor. evet "amca!" diyor, bu yataklarda hep teyzeler amcalar yatar, hastalanmak bir bakıma yaşlanmaktır. kendimi yenidoğan gibi hissederken bu "amca" sözü keyfimi kaçırmaya yetiyor. oysa yenidoğanın beceriksizliği, bakıma muhtaçlığı, her konuda yardım edilen ve anlayışla karşılanan olması daha avantajlı gibi gelmişken, bu "amca" sözü ürkütücü. bir an önce yoğun bakımdan kurtulmak servise, bana bakacak insanların kucağına dönmek istiyorum.

Hastane Günlüğü (4) | Mart/Nisan 2010

lastscan4

* Bizim tüp bebekle gebe kalan hastalar yıllarca nasıl gebe kaldıklarını gizlerler... Tıpkı onlar gibi meğer bizim çocuklarda da ne çok kalp ağrısı yaşamış, anjiodan sınıfta kalmış, balon stent uygulatmış insan varmış! Ben kendimi yine en birinci benim diye düşünürken! 1995'de Foça'da sevgili Hasan Sözer'in elinden en küçük çocuk sahibi ödülü almıştım. By-pass'ta da ilki ben tutturmuş olmalıyım dedim. Ama anladım ki bu iş gizli tutulan bir ayrıntıymış.  Göğsünü kabartarak anlatılacak bir yanı olmamalı. Gerçi tişörtümden bir fazla düğme açtığımda göğsümdeki bıçak izi ortaya çıkıyor. By-pass sonrası ilk berbere gittiğimde, koltuktan yeni kalkan bir kır saçlı adam, gömleğinin düğmelerini fora edip bıçak izini göstermiş;  "ben bak 20 yıl önce işaretlettim, hala dimdik ayaktayım, üzme kendini!" dedi.

* Bir zamanlar doğumevlerinde adı numune olan hastanelerde hasta karyolalarına bağlı üstü kirli spanç bezinden üretilmiş ipler göze çarpardı. Bir keresinde bu çekme ipine hastaların "süleyman" dediklerini duymuştum. Hastanın biri kocasının adını koymuş olmalı. Yaklaşık 1,5 ay bu ipi kullanarak yattığım yerden doğrulmak zorundayım. Evde 2 adet bornoz bağından oluşturduk bu çekme ipini. Devamlı düz yatmak ve kalkarken de bu ipi kullanmak, tam bir terbiye olsa gerek.

* Dr. Tahir'e 3 şey soruyorum; sörf yapmak, tenis oynamak, motorsiklet kullanmak. Yapamayacağın 3 şey söyle desen bunları sayardım diyor. 1 yıl uzak durmam gerekiyor bunlardan.

* Bizim sınıfın en cin'i Dr. Levent olmalı. Operasyonun 4. günü uğramıştı, üstelik 1 gün öncesi Hematokrit düşük diye kan transfüzyonu yapılmış, yüzüme renk gelmişti. Beni çok iyi bulduğunu söyledi söylemesine ama o akşam üzeri Yahoo grupa ulaşıp "<I>herifin durumu iyi değil, ceset gibi yatıyor!"</I> demiş... Biz tam herşey düzelecek derken kendimizi 2. operasyonda bulduk, meğer Levent kokuyu önceden almış!

* Hem ameliyat öncesi, hem de sonrası ziyaretime gelen Dr. Ahmet Altıntığ, ömrünü kalp üzerine adamış bir hekim. Biz hekimlikte geçen 30 yılımızla övünüyorsak, O 33 yıldır kalple uğraşıyor. 

* By-pass hastası ölüme yaklaşmış, ölümlü olduğunu harbiden öğrenmiş biridir. Artık yaşama bir başka gözle bakması normaldir. Daha bencil olabilir, huysuz olabilir, ya da tam tersi kuzu gibi sakin, uyumlu, giderek gamsız, dünya yıkılsa umursamaz olabilir... Bu değişimi nedense bacaktan alınan damara bağlayanlar olur. Bir kısım insan, "çok uzun süre uyutuluyorlar, kalp devre dışı, beyin alışmadığı uykuya yatıyor, ondandır" diyenler de olur. Bana sorarsanız ne o ne öteki; açıklanamayan bir Susurluk kazasından farkı yok olayın.  Yolunuzda giderken hem de yaşamınızın Mersedesi ile, küt diye kamyonun biri üzerinize çıkıyor! Başlıyorsunuz nerde kalmıştık demelere. Ha sahi biz nerde kalmıştık?